'Politik bir roman yazmadım ama'
Gamze AKDEMİR/Cumhuriyet Gazetesi/Kitap Eki/07 Mayıs 2009
- İlk soruda henüz okumamış olanlara rehber olması adına tercih ettiğiniz genel izlekten bahseder misiniz?
-15 yıl önce küçük bir şehirden İstanbul'a doğru yola çıkan bir otobüs fırtınalı bir gecede, Kızılırmak yakınlarında ortadan kaybolmuştur. Unutulmaya yüz tutmuş bu olay, kayıp otobüsün ortaya çıktığı ve şoförünün birine yol sorduğu söylentisiyle tekrar gündeme oturur... Kulaktan kulağa dolaşan mucizevî bir olay her duyanın katkısıyla katlana katlana, çığ gibi büyür ve sonunda yine söylentiyi ortaya çıkaran toplumun omuzlarına yığılıp kalır. Eski defterler yeniden açılır. Kirli çamaşırlarının ortaya saçılmasından korkan, ya da bu söylentinin sonuçlarıyla itibar kaybına uğrayacağını düşünen şehrin kaymak tabakası olayı haber yapan gazete üstüne baskı kurmaya çalışır. Şehir genç bir gazete muhabirinin etrafında gelişen zincirleme olaylarla toplumsal bir çılgınlık hatta cinnet yaşamaya başlar. Biz romanda hem bu toplumsal hezeyan halini, aynı anda bir gencin umutlarını, aşklarını ve kendini var etme çabasını birbiri içine geçmiş bir olay örgüsü halinde okuruz.
- Söylenti, sır… Zihni uyuşturan, mantığa set çeken, fikri sabite uygun adım yürüten afyoni dürtü... Romanınızda da bu afyonu ilk önceleri hayli çekiyor kahramanlar... sonra sanki inanmak işlerine geliyor bir yerde... "Mesele bir delinin sözleri değil, herkesin konuşacak bir hikâyesi olması ve hikâyenin otobüs olayına bağlanması" değil mi?
- Kayıp Yolcu karanlığı korkuyla anlamlandırmaya çalışan insan zihnini sorgulayan bir roman. Bilinmezlik verimli bir umut toprağı bulunca kendi esrarını yaratıyor. Anlamlandırılamayan olaylar ya da mantığa sığmayan toplumsal yaşantılar insan aklında kendi yollarını bulup, mana ediniyor. Böylelikle bireyde başlayıp topluma yayılan söylenti bir mite dönüşüyor. Kayıp Yolcu'da romana esas olan şehir efsanesini haber yapan kahraman bir yerde şöyle der: "Herkes neye ihtiyacı varsa ona inanır." Kayıp Yolcu, belirli koşullar altında insanların mantığa aykırı davranma eğilimlerini ortaya koyduğu gibi gerçekle hurafenin, hakikatle söylentinin nasıl kolayca yer değiştirebileceğini anlatıyor. Evet, haklısınız romanda esas olan bir delinin sözleri değil, herkesin o sözlerle canlanacak bir hikâyesi olması ve o hikâyeyi yeşertecek bir garip atmosferin şehri sarmış olması temel alınıyor. İnsanoğlu kendi varoluşunun anlamını bilebilseydi ne bunca inanç, felsefe ve öğreti olurdu; ne de inanacak bir şey arama çabası.
- Söylenti bir turnusol kâğıdı gibi, varın yoğun gerçek yüzünü, sırları, suçlulukları ortaya çıkarıyor... Geçmişle hesaplaşıyor ahali... Geniş kertede toplumsal cehalet, cinnet ya da hezeyan haline de sıkı göndermeler içeriyor roman. Bundan hareketle "Kayıp yolcu kim?" sorusunun yanıtı neden "hemen herkes"tir?
-İnsan kendini yaratmadıkça kayıp yolcu olarak kalacaktır da ondan. Kitapta genç gazeteci Gani dışında hiç kimse kendisini biçimlendirmek, seçimler yapmak ve bu seçimlerle kendi kendini yaratmak çabası göstermiyor. Çoğu zaman önümüze ne konulursa onu hemen kabullenmeye hazırız. Hep kolay olanı seçiyoruz. Kendimizi, durumumuzu, varlığımızı ve onu dönüştürmek istediğimiz şeyi sorgulamaktan korkuyoruz. Çünkü bu çaba ister. Sonra da geçmişe dönüp pişmanlıklarımıza kahredip duruyoruz. Romanda aslında muğlâk kalan bir şey var; [Deli] Yılmaz gerçekten otobüsten bahsetmiş midir, yoksa bunu Gani mi uydurmuştur? Her ne olursa olsun insanlar karanlıktan ancak korkuyla başka bir şeye sığınarak kurtulmaya çalışıyorlar. Ya inanıyorlar ya da reddediyorlar ama sorgulayan pek az; hem romanda böyle hem yaşantımızda böyle. Fakat roman tam da bu sorgulamayan halimize dokunduruyor.
- Bir gazete haberi ve bu gazete haberinden rahatsız olan çevreler... Gazetenin yakılması, canlara kastedilmesi, genç gazeteci Gani'nin sözleri; "Bilin ki, gazetemizin yakılması bize saldıranların yenildiğinin ispatıdır. Çaresizliklerinin ve korkularının ispatıdır. Özgür sesinize, güdümlü olmayan kaleminize sahip çıkın, öfkenizi yararlı bir şey için kullanın." Politik bir roman olarak düşünmedim "Kayıp Yolcu" yu ama günümüz gidişatına göndermelerde bulunulan hayli satırlar da yok değil... Neden?
-Ben politik bir roman yazmadım. Evrensel temalı bir eser ortaya koymaya çalıştım. Fakat öte yandan eğilip bükülmemek, dik durmak da bir politik duruştur. Bizim gibi demokrasinin tam anlamıyla özümsenmediği ülkelerde demokrasi havarisi geçinenler ufak bir eleştiri rüzgârı esince kartondan heykeller gibi bükülmeye, maskelerinden sıyrılmaya başlıyorlar. Zaten politikacıların işadamı, işadamlarının basın patronu, basın patronlarının şak şakçı olduğu bir ülkede ne duruştan, ne ilkeden, ne de demokrasiden söz edilebilir. Kuvvetler ayrılığı demokrasinin temel doktrini olmalıyken, iktidara her gelen tüm kuvvetleri kendi elinde toplamak isterse ne kadar demokratik olabiliriz ki? Özünde sadece bugüne değil, on yıllardır bu ülkede basın özgürlüğüne ve aslında fikir özgürlüğüne karşı yapılanlara bir karşı duruştur yazdıklarım. Halk her zaman kitaptaki gibi bir heyecanla basın özgürlüğüne sahip çıkmasa da son tahlilde bu özgürlüğe kastedenlerin biletini kesmeyi biliyor. Belki de ben böyle düşünmek istiyorum.
- Uzakdoğu, Hint ya da Afrika filmlerinin vazgeçilmez öğelerinden biridir ya hani doğa... Hayli sinematik olduğunu düşündüğüm "Kayıp Yolcu" da dikkat çeken noktalardan biri de bu; doğa ve elbette hey gidinin Anadolusu... Yanılmadıysam eğer, açar mısınız bu yaklaşımı, duyguyu ve sinema-edebiyat hattını...
-Gelişmiş batı ülkelerine gittiğinizde eskiye dair, kendilerini oluşturan her şeyin yerli yerinde durduğunu görüyorsunuz. Bizse şehirlerimizin 10-20 yıl önceki hallerini bile nostaljik bir duyguyla hatırlıyoruz. Neye sahip olduğunu bilmeyen, onun değerini ancak kaybedince anlayan -hatta anlamayan- savruk bir toplumuz. Kayıp Yolcu aslında ülke insanının kendi kayıplığının farkında olmayışını da anlatan bir kitaptır. Romanda 1970'li 80'li yılların tadını hissedebilirsiniz. Kayıp Yolcu şehirlerin dokusunun korunduğu, yeşilin, böceğin, çiçeğin ve hatta yağmurun kokusunu aldığınız bir romandır. Benim bundan önceki romanlarım gibi bu romanım da sinematografik bulundu. Çünkü okumuyor adeta izliyorsunuz diyorlar. Zaten benim yapmak istediğim de budur: En yalın haliyle romanı okutmak değil yaşatmak. Elbette edebiyat kadar sinemadan besleniyor oluşumun, görsel algılayışımın tüm algılarımın üstünde olmasının etkisi var bunda. Kendisini romanın içinde bulan, yaşayan ve sonra bana teşekkür mesajı gönderen okurların varlığı beni gerçekten mutlu ediyor.

Metni orjinal gazete sayfası biçiminde görmek için resmin üzerine tıklayın.