YAZARKEN KENDİM OLUYORUM

Naz Erdoğan/Birgün Gazetesi/26 Ekim 2008
Biz sanayi devrimini yaşamadan teknoloji şokunu yaşadık. Tutunacak bir yer aradık hep. Şu an varoşlardaki kitlenin muhafazakârlara oy vermesinin nedeni de bu. Tutunacakları söylemleri orada buluyorlar...

Necati Göksel’in üçüncü romanı KAYIP YOLCU geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. Roman oldukça ilginç bir öyküyü bize aktarırken kimi gizemli ipuçları da barındırıyor. Özellikle rüyalarla hayatın gerçekliği arasında ince bir çizgi olduğunu bazen apaçık bazen sezdirerek anlatırken doğu felsefesinin hatta tasavvufun kimi ezoterik konularına değindiğini hissediyorsunuz.

Rüya olgusu yazarın önceki iki romanında da üzerinde durulan konulardan biriydi. Fakat bu eserde, yazar kahramanlarından birine tıpkı rüyalar gibi hayatın kendisinin de tabir edilmesi gerektiğini söyleyen cümleler ettiriyor. Burada tasavvufun belki de en önemli siması olan İbn Arabî’ye kadar uzanan önemli bazı ipuçları var.

Romanın asıl kahramanlarından birinin de doğa ve doğanın yarattığı atmosfer olduğunu kitabın ilerleyen sayfalarında hissediyorsunuz. Yazarın tüm eserlerinde yağmur dramatik anların altını çizen bir etken gibi kullanılmış. Fakat bu romanda dağların, bulutların, otların, toprağın, havanın, iklimin ve coğrafyanın bir romanın temel altyapılarından birini nasıl oluşturduğunu hissediyor, romanı okurken romanın geçtiği çevrenin havasını soluyor gibi oluyorsunuz.

Romanda genç bir adamın yanılgılarını, acılarını, umutlarını, tutunma çabalarını, sevilme isteğini izlerken, tüm bunların etrafında insafsızlığı, tamahkârlığı, hayal ve gerçek arasındaki gidip gelişleri, metafizik öğeleri, iç içe geçmiş kimi insan öykülerini de birlikte okuyorsunuz.

2 Kasım cumartesi günü Tüyap Kitap Fuarı’nda kitaplarını imzalayacak olan Necati Göksel’le bir araya geldik… Kitaplarına kısa bir yolculuk yaptık. En çok da ‘Kayıp Yolcu’nun izini sürdük.

»‘Hayat Askıda,’ ‘Kara Kadife’ ve şimdiki son romanınız ‘Kayıp Yolcu’ya baktığımızda belli bir tarzı yok. Bunu özellikle mi yapıyorsunuz?

Aslında ben tarz değiştirmedim. Ne yazacağımı biliyordum. Ve öyle yola çıktım. Üç kitabımda tarz olarak birbirinden farklı ama maalesef ben çok fazla değişik kaynaklardan besleniyorum, beslendiğim içinde onun tezahürleri de farklı oluyor.

»Yola çıkışınız yazmak ama sizi televizyon dünyasında yapımcı olarak biliyoruz…

Eskiden de yazardım, ama televizyon bir çeşit tatmin duygusu yarattığı için yazmaya ara vermiştim. Ara vermek değil de kendi kendime notlar alıyordum, bir gün yazılacakları günü bekliyordu. Fakat günün birinde baktım ki ben 30 yaşımı geçmişim, geç kalıyor duygusu oluşmaya başladı. Ama her şeyden önemlisi kamu kuruluşunda çalışan biri olarak özgür değildim ama kalemle kağıt arasında özgür olabiliyordum.

»Peki hangisi sizi daha mutlu ediyor?

Aslında program yaparken de mutlu oluyorum, yazarken de… Çok ayrı tutmuyorum.Ama yazarken kendimi hissediyorum.

»Kitaplarınız tarz olarak farklı olsa da antik kentlere göndermeler benzerlik gösteriyor. Bu sizin tercihiniz mi?

Evet çok doğru. ‘Hayat Askıda’da Efes var, ‘Kara Kadife’de Çatal Höyük var. Bu kitapta da Hattuşaş var. Evet arkeolojiye meraklıyım. Bunu mutlaka bir yerde vurgularım. Biz hepimiz süre gelen insanlık tarihinin parçasıyız. Dolayısıyla da geçmiş tarih bilinci benim için çok önemli…

»Kayıp Yolcu’ya gelecek olursak yerel gazetelerin zorluklarına da değiniliyor, nitekim romanın kahramanı yerel gazetede çalışan Gani… Böyle bir kahramanı gözlemlediniz mi?

Kendim herhangi bir yerel gazetede çalışmadım. Üniversite yılarında kendi kendimize dergiler çıkartıyorduk. O zaman dahi bilgisayarlardan çıktı alınıyordu… Ama bu anlattığım gazetede başka bir teknik var… 1982’li yıllar… Bir Anadolu kentinde geçiyor zaten hikaye.

»Neden 1982 peki?

Hiçbir özel amacı yok. Benim çok iyi bildiğim yıllar. Gerçekçi olsun diye o yıllara yerleştirdim. Benim liseyi bitirdiğim yıllara denk geliyor.

»Diğer romanlarınızda da hayalperestlik hakim… Kayıp Yolcu’da ki otobüsün hiçbir gerekçeliği yok mu? Bu yaratıcılığı nasıl kullandınız?

Doğuştan gelen bir şey, beslendiğiniz kaynaklar vs. Bakın biz ne anlatırsak anlatalım kendimizden başkasını anlatamayız. Kör bir insana maviyi anlatamazsınız. Dolayısıyla başkalarının acılarını anlatırken de kendi acılarımızdan, başkalarının soğukta titreyişini anlatırken de kendi üşümelerimizden yola çıkarız.

Bunlar nasıl oluyor da beyninizde hikayeye dönüşüyor: Bu kitaptaki her şey hayali… Ama şöyle bir şey var: Lise de benim çok sevdiğim hocam vardı, adı Ömer’di. Hiçbir gazeteye yazı yazmadı ama onun ismi bana onu çağrıştırdı. Gani ismi bana hiç sempatik gelen bir sim değildi ama bir an o geldi aklıma. Kitabın kahramanlarından Mine’nin ilk kitap yazıldığında adı Meltem’di. Ama o yıllarda Meltem isminde bir kız ismi yoktu..
Evet kaybolmuş otobüs falan yok tabii.

»Bu kadar hayali bir roman da insan kendinden çok şey buluyor…

Ben bazen kendi yazdığım şeyleri yazarken de etkilenip ağladım anlar oldu. Mesela Duran dayı var, adam çocuklarını kaybetmiş. Tanrı’ya yalvarırken “onları almasında beni alsın” diyor. O bölümden çok etkilendim.

»Tüm bu serüvenin içinde romanlarınız umutlu bitiyor değil mi?

Bir yazar şöyle demişti, “hayatı sıkıntıyla geçen bir yazarın yazılarında umut vardır.” Ben de çok sıkıntı çektim. 5-6 yaşında sonra anne babasız büyüdüm. İstanbul’a geldiğimde 16 yaşındaydım, yalnız yaşamak zorunda kaldım. Almanya’ya gitmek zorundaydı ailem ve gittiler. O yüzden kitaplarımı mutsuz bir sonla bitirmek istemiyorum. İnsanların hep umut edecek bir şeyleri olmalı. Dünya zaten bir buhran cehennemi. Bunu yazarken de istemiyorum ben. Önemli olan serüvendir, hikayenin nasıl sonuçlandığı değil. O süreci yazarken de insanlara umut taşımak istiyorum.

Kara Kadife’de şiddet vardı. Şiddet bu ülkede özel televizyonların artmasıyla başladı. Oysa çok tehlikeli. Kendi kitabımda da tereddüt yaşadım. Dünya eski dünya değil, ben dahil 40 sene de 100 seneyi yaşamış gibi hissediyorum. Çok hızlı gelişiyor her şey. Yozgat’ta doğmuş biri olarak İstanbul’a gelmek bir şoktu. Dolayısıyla çok üst üste yaşıyoruz ve darmadağın oluyoruz. Bu şoku bizden farklı yaşayanlar oldu. Biz sanayi devrimini yaşamadan teknoloji şokunu yaşadık. Tutunacak bir yer aradık hep. Şuan varoşlardaki kitlenin muhafazakarlara oy vermesinin nedeni de bu. Tutunacakları söylemleri orada buluyorlar.

»Kitaplarınıza film çekmeyi düşünüyor musunuz? Çünkü okurken sürekli sahneler akıyor…

Temel neden ben görsel düşünüyorum. Benim derdim olayı göstermek. Olayları görsel algılama durumu yüksek sanırım. Şuan düşündüğüm bir şey yoka ama neden olmasın…

»Televizyon renkli bir dünyadır aslında, siz o renkli dünyadan çıkıp roman yazıyorsunuz… Sonra tekrar o renkli dünyaya dönüyorsunuz. Neler hissettiriyor tüm bunlar?

Burası daha renkli bence. Çok ciddi söylüyorum çok mutlu olduğum dünya burası. Diğeri ise omuzlarımda farklı bir yük, stresini yaşadığımız bir şey. Ekrana yansıyan yüzüyle renkli görünen ama şikayet etmediğim, ekmeğimi kazandığım dünya. Hayatımı tek bir şekilde kazanmak mümkün olsaydı kitap yazarak kazanmak isterdim. Sinema filmi çekmek de benim için başka bir mutluluk. Ama yine de ekmeğimizi kazandığımız televizyondan şikayetçi değilim.

»Peki Kayıp Yolcu kitabınızda asıl vermek istediğiniz mesaj neydi?

‘Kayıp Yolcu’da benim vermek istediğim bir şey var: Dünyanın gelip geçiciğiyle ilgili bir şey var. Bu duyguyla bakarsak olaylara bana öyle geliyor ki insanların kalbini daha az kırıyoruz bu kadar dünya malına mülküne sarılmıyoruz, neticede ölümlüyüz. Ölümlü olmak kötü bir şey değil. Ölümlü olmasaydık hiç doğmayacaktık. Yani doğmanın diğer şartı ölüme olan yolculuk. Bunu kabullenmemiz lazım.

Şöyle bir şey yazmak istiyorum, aslında kapitalizmin getirdiği bir şey var; insanlar sonsuza kadar yaşayacağını sanır. Bu da anlamlı değil, dünya kapitalizmi kaynakları sonsuzmuş gibi kullanıyor. Bunun ne kadar yanlış olduğunu anlatmak istiyorum.